• Mayıs 8, 2020
  • admin
  • 0

BAHATTİN YÜCEL

Turizm Bakanlığı, İstanbul Milletvekilliği, TÜRSAB (Türkiye Seyahat Acentaları Birliği Yönetim Kurulu Başkanlığı), Turizm Araştırmaları Derneği Başkanlığı, turizm yazarlığı, medyada yöneticilik, eğitmenlik… Sektörde pek çok farklı platformda öne çıkmış bir kimlik. Bir tarih aşığı. Bilgiye, tartışmaya, heyecana ve yaratıcılığa inanıyor. Kimine göre sözünü sakınmaz tavrı, kimine göre sivri dilliliği ve entelektüel bakış açısı ile tanınan bir isim. Şahsen içinde yer aldığı olaylar ve durumların yanı sıra tanıklık ettiği çok önemli bir dönem var ki, sektörün nabzını tutuyor. Gündeminde ise okuduğu kitaplar, kendi kaleme aldıkları ve bir internet projesi var.

Künyesinde turizmciliği ve siyasetçiliği bir arada taşıyan kökten İstanbullu Yücel ile turizmi konuşmak ve masaya yatırmak kaçınılmaz hale geliyor. Ve sektörün belleği, felsefesi ile bugünü muazzam bir şekilde buluşuyor.

 

Seyahat ve turizm aynı şey değildir

“Turizm aslında hayat demektir. Ben turizmin ayrı bir sektör ve endüstri olduğunu kabul etmiyorum. Yani bunu savunmayanlardan biriyim diyebilirim. Çünkü toplumdaki hem genel kültürün hem genel kültüre dayalı alışkanlıklarının ve elbette gündelik yaşamın o çevrenin dışındakilerle paylaşılması. Aslında turizm budur. Aslında ortaya çıkışı da böyle,” diyen Yücel turizmle seyahatin de kavramsal olarak birbirinden ayrı değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekiyor.

“İkisi oldukça farklı şeyler. Burada çok belirgin farklılıklar söz konusu. Biri, batı anlayışı. Yani İslamiyet dışındaki kültürlerin geçerli olduğu toplumlardaki anlayış. Son dönemde Hristiyanlarla Musevileri bunun dışında tutuyorum. Hristiyanların turizm, gezi ve yer değiştirme anlayışlarıyla İslam dünyasından hayli farklıdır. Belki bizim bu işe başladığımız dönemlerde işin kültürel yanı çok ağır basıyordu. Hristiyan anlayışında ‘ötekinin’ elindeki topraklara gitmek aslında kendi köklerini aramak, geçmişinin izini sürmek ve bununla yüzleşmek şeklinde ortaya çıkmış olabilir. Bunun 19. yüzyılda özellikle bizim yaşadığımız coğrafyayı da kapsayan siyasal değişikliklerin de temel nedeni olduğunu da, yani asıl nedenin saklanmasına ve bu hareketliliği yaratan odakların kendi kamuoylarını ikna etmelerinde önemli bir yolu olduğunu düşünüyorum.

Ülkemizde pek tartışılmaz ama Hindistan ve Avrupa arasında en kısa ve kestirme yolun, o yolun denetiminin çok fazla irdelenmediğini düşünüyorum. Belki siyasallaşması da bu şekilde olmuştur.”

 

Bir insan ömrü

Sektörün portreleri arasında gerçek anlamda en ilginç ve iniş çıkışlarla dolu, dinamik bir hikayeye sahip Bahattin Yücel. Turizmin her bir basamağında görev yapmış bir isim.. Yani her tarafında bulundum. Ankara’ya gidip kamu tarafını da gördüm. Milletvekilliği, Turizm Komisyonu’nda üyelik ve ardından bakanlık. Her tarafını gördüm.

1968 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki öğrenciliği sırasında başlıyor her şey. Gencecik bir yaşta heyecanlı ve sürprizlerle dolu başlayan bir yolculuk onunki. Belli aralıklarla da bu yolculuk kesiliyor. 1 Ekim 1971’de Türkiye’nin ilk kiralık otomobil şirketi Kayhan Turizm’de çalışmaya başlıyor. Aynı zamanda bir seyahat acentesi olan bu şirkette araba da yıkıyor, araba teslim ediyor ya da alıyor. Günlerce eve uğramadığı oluyor. Gerektiğinde hesap kitap işlerini de üstleniyor, kontağa da oturuyor. Kısacası, her bir basamağını adımlıyor. Bugünün tarihine baktığında da “Bir insan ömrü” olarak niteliyor geçen zamanı. Ancak 1972’nin Aralık ayında  tutuklanıyor. Sonrasını ise kendisi şöyle anlatıyor:

“1974’e kadar hapis yattım. Bize kamu görevi üstlenebilecek yerler kapalıydı bu siyasallaşma nedeniyle. Bu nedenle turizm alanını bulabildim. Hatta o kadar kapalıydı ki pasaport bile alamıyorduk. En rahat pasaportu da politikaya atıldıktan sonra aldım.  Dava açmadan, dilekçe vermeden, uğraşmadan aldım hem de. İnanamadım. Neyse, Kayhan Turizm’de hapisten çıktıktan sonra da bir müddet daha çalıştım. Daha sonra ayrıldım.”

 

40 yıldır kullanılan sözleşmenin yazarı

Ancak Bahattin Yücel’in yaşamında Kayhan Turizmin ve kiralık otomobil işinin bir anlamı, önemli bir yeri var. Evet, turizmle bu iş sayesinde tanışıyor. Ancak tanıştıkça da merakı artıyor; turizm, bir kavram olarak olanca derinliğiyle yerleşiyor yaşamına

“İlginç bir iş. İçinde insanların bireyselleşmesi, hızlı karar vermek var. Her dönem önemli sayılabilecek bir varlığın yönetimi söz konusu. Biraz ormanda yol açtık aslında. Bizim yetiştirdiğimiz, bizden sonraki kuşak oldukça başarılı oldular. Benden çok daha fazla başarılı oldular. Bir pazarı açtık bir anlamda sanırım. Benim onların üstünde ne kadar emeğim oldu bilemem ama çok gurur duyuyorum, keyif alıyorum başarılarından.”

Ve henüz ilk işinden bugüne uzanan bir iz var. Bugün günlük araba kiralamak istediğiniz zaman karşınıza çıkan sözleşmeler hala Bahattin Yücel ve Hüseyin Kurtoğulları tarafından kaleme alınmış versiyonlar.

 

Maceracı ruh medyada

1975’te yine Hüseyin Kurtoğulları ile birlikte bu kez yeni bir serüvene başlangıç yapıyor Yücel. Numan Esin’i de yanlarına alarak Esin Turizm adlı bir şirket kuruyorlar. 1982 yılında da bu ortaklık sona eriyor. Neden mi?

“Zaman geçiyordu. Bir şeyleri kaçırmamak isteyebiliyor insan. Turizm yolunda yürürken Numan Esin’le birlikte Vatan gazetesini aldık. Çok sever ve sayarım kendisini. Numan Bey’in isteği ve kararıyla oldu bu. Hüseyin bu konuya çok sıcak bakmadı. Belki de daha gerçekçiydi. Gerçi o da maceracıdır ama belli etmiyordu belki de.”

Medya sektöründe başlanan yöneticilik, o dönemde Bab-ı Ali’de edinilen ahbaplıklar önemli Bahattin Yücel için. “Çoğu bugün ülkenin önde gelen gazetecileridir. Eşim de medya sektöründendir. Vatan, farlı bir deneyimdi, pencereydi,” diyerek de verdiği önemi ifade ediyor.

 

Ekin dönemi

1982 önemli bir yıl Bahattin Yücel’in geçmişinde. Ekin’i o sene kuruyorlar. 2003 yılında da tasfiye etmek zorunda kalıyorlar. Tam da bir çok krizin peş peşe yaşandığı bir zaman aralığı. Ancak kurumun aktif olduğu süre boyunca yeniliklere de imza atılıyor. “Çok insan yetişmiştir,” diyen Yücel, anlatıyor.

“Terör çıkana kadar, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerini kasıp kavurana, şehirlerde ve tatil yörelerinde etkili olana kadar Türkiye’nin çok ciddi bireysel ziyaretçi potansiyeli vardı. Ondan yararlanarak da bir sürü yenilik yaptık. Örneğin, bir program yaptık. Sadece araba kiralamakla kalmıyorduk, otel rezervasyonlarıyla kombine ederek paket halinde satıyorduk. Bunu bildiğim kadarıyla Türkiye’de ilk biz yapıyorduk. Ardından Corny ile de başka operatörlerle de çalıştık. Türkiye’de herkes yatları toptan bir haftalığına kiralardı. Biz kabin kabin böldük. Normalde bizim guletlerimizde 5-6 kabin olur. O zamanki koşullar malum tabii; ayağınızla basardınız pompayı. Ama balık tutabiliyordunuz. Sularımız tertemizdi. Teknelerin uğrak noktalarında konukları memnun eden samimi hareketler olurdu. Mesela, haberdar olan çobanlar kuzu çevirirlerdi konuklar için. Millet şaşırırdı. Çok özen gösterirdik. Hem fiks hem kabin kabin satılan bir mavi yolculuk türü icat ettik.”

Bu kadarla kalmıyor yapılanlar. Antalya’dan Kapadokya’ya gidişin 3 gün sürdüğü, ekstra tur satıldığı, otellerin her şey dahil olmadığı o dönemlerde Türk Hava Kurumu’nun uçaklarını kiralıyorlar. Yetmiyor, Polonya’dan pervaneli uçak getirtiyorlar ve onlarla günü birlik Kapadokya turları düzenliyorlar. Dahası Yücel’in kelimeleriyle…

“Çardak’taki askeri hava alanına ilk iniş iznini biz aldık. Şimdi Türk Hava Yolları da kullanıyor orayı. Pamukkale turu da yapıyorduk. Hatta bazen Pamukkale’den Efes’e de gidiyordu. Dolayısıyla bir günde Efes turu da yaptırıyorduk. Şimdiki Nevşehir’deki hava alanının o zamanki adı Tuzköy’dü, bir kabak tarlasıydı. Biz orasını Türk Hava Kurumu ile anlaşarak düzelttik. İklim istasyonu kurduk. Oraya ilk yolcuyu biz indirdik. Sonra orası koca bir hava alanı oldu. 1985 veya 1986 idi. Yurtdışında bazı tur operatörlerine ortak olarak epeyce operasyonlar yaptık.”

 

2003’ten sonra neler oldu?

Okuma sevgisiyle de tanınan Yücel, 2003’te Ekin’in tasfiyesinin ardından eksik kalmış okumalarını tamamlıyor ve Ankara’daki eşyalarıyla kütüphanesini Marmaris’e taşıyor. Ya turizm?

“İş hayatından kopmuş sayılırdım. Oğlum okulu yeni bitirmişti. 1 sene kadar Cen Ajans’ta çalıştı. Hollandalılarla bir metrobüs projesi yaptılar. Biraz fikir babalığı yaptım oraya denebilir. Sonra bizim sektördekiler Turizm Araştırmaları Derneği adında bir dernek kurdurttular.  O dernek kapsamında Samatya projesi yaptık. Samatya’yı toparladık. Bugünkü halinde katkımız vardır. Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir’in hem anlayışı hem desteği yadsınamaz. Son derece uygar bir siyasetçi. Mey İçki’nin o zamanki Pazarlama Direktörü Çiçekten Yeşilkaya da çok sahip çıktı projeye. Şimdi markalaşma ve danışmanlık şirketi kurdu. Biz onlarla çok mütevazi bütçelerle, tam gönüllü işi yaptık Samatya için. Etkinlikler ve yayınlar yaptık. Orada bir caz etkinliği yapmıştık. Bir daha yapacağız. Samatya tekrar canlandı. Bütçeleri dar olan kadınlara halk eğitim merkezlerinden hocalar bulduk. Yarışma düzenledik. Kadınlar hem eğitim aldılar, hem yaptıkları projelere parasal destek sağlandı. Ben İstanbulluyum. Köklerim de İstanbulludur. Ve herkesin doğup büyüdüğü şehir için bir şeyler yapması gerektiğine inanırım.”

 

TÜRSAB: Sektörde siyaset yapmak ya da yapmamak

Askerlik dönüşü TÜRSAB yönetimine giren Bahattin Yücel için bambaşka bir dönem başlıyor turizmde.

“TÜRSAB’ın o zamanlarıyla şimdiki durumunu kıyaslayacak olursak çok değişti tabii, formatı dahil. Bugün çok büyümüş durumda. O zaman yine bir ormanda yol açma çabası vardı. Çünkü seyahat acentelerini kimse benimsemiyordu, kabul etmiyordu. Ben 1978’de ilk yönetimine girdiğimde genel sekreter bir arkadaşımız vardı. İsmi Ersan Aksür. Çok severim kendisini. Eskilerdendir. Biz arabacıyken, o turizmciydi. Ersan askere gitmemişti. O askere gidince ben genel sekreter oldum. Ama Ersan yine benden daha rasyonel çıktı. Bir daha TÜRSAB’a dönmedi. Biz kaldık, ısrar ettik.”

Bahattin Yücel yine lafını esirgemeden fikirlerini ortaya koyuyor TÜRSAB’da da.  Haliyle, tansiyonlar zaman zaman yükseliyor.

“TÜRSAB da aslında bir tür siyasal bir platformdur. O zamanki TÜRSAB’ın başkanı rahmetli Özcan Yuvalı ile karşı karşıya gelmişliğimiz, çatışmalarımız da olmuştur. Aynı saflarda başlamış ve sonra ayrılmıştık. Çok severdim de kendisini. Çok iyi bir insandı. Hatırlıyorum da Turizm Bakanlığı Müsteşarlığı ile Özcan Yuvalı’nın görüşmesi,  kabul edilmesi bile çok önemliydi. Anlatırdı ve ben de şaşırırdım. TÜRSAB’ın tutundurulmasında, bu mesleğin kabul ettirilmesinde bir parça da olsa katkım vardır sanıyorum.”

TÜRSAB gibi sektörde aktif sivil toplum örgütleri mevcut. Bahattin Yücel sivil toplum örgütlenmesinin olması gerektiği gibi yapılması, yatay örgütlenmenin yani kendi üyelerinin onları benimsemesi, katkıda bulunmaları ve karşılıklı etkileşim içinde olmalarını çok önemli bulduğunu ifade ederek ekliyor:

“Bu olmadan zaten bir toplumda demokrasi de oluşamıyor. Kendi öznel çıkarlarını savunma ve aynı zamanda da bir tür baskı gurubu oluşturarak demokratik dengelerin sağlanmasında çok önemli. Sektörün Türkiye ekonomisinde toplam ihracat içindeki payına baktığımız zaman her yıl Türkiye nüfusunun neredeyse yarısı kadar insanı ağırladığına bakılırsa turizm sektörünün yeterli ağırlığı hissettirebildiği kanısında değilim. Bunu açıkça görmem lazım.”

 

Anadolu’yu ihmal etmeyelim demiştik!

Sektöre çok boyutlu bakabilen nadir sayıdaki kişilerden biri olarak Yücel’den geçmişten bugüne turizm yapısını, modellemesini rakamlarla öğreniyoruz; kendi değerlendirmelerini ve görüşlerini alıyoruz.

“Seksenli yıllardan önce İstanbul’a 1.3 milyon kültür amaçlı turist ziyareti oluyordu. O döneme göre örgütlenmiştir Türkiye’nin turizm yapısı. Büyük oteller azdı. İstanbul’da Sheraton, Hilton, Pera Palas, Londra Oteli, Çınar Oteli, Bristol ve geleneksel birkaç otel daha vardı. O zamanlar Doğu ve Güneydoğu turlarına da 210 bin turist gidiyordu. 1.3 milyon üzerinden düşünün. İyi bir rakam. Şimdi Türkiye’ye 30 milyon kadar turist geliyor. Ve bunun ancak 200-300 bin kadarı gidiyor Doğu tarafına. Demek ki kültür turizmi çok gerilemiş. Çünkü biz modelimizi kıyılara kaydırdık. O yıllarda bizim ekolümüz bunu yanlış bir yol olduğunu ifade etmişti. Yani Anadolu’nun ihmal edilememesi gerektiği, talep nedeniyle kültür varlıklarını korumanın önemi savunulmuştu. Bu dinlenmedi. Bölgenin çizgisine, uygarlık izlerine aykırı yapılar, tatil köyleri yapıldı. Sezonluk çalışabilecek tatil köyleri doğaya uygun değil.

1.2 milyon yatağımız, 300 civarında uçağımız var. Her ne kadar yüzde 66’sı transit olsa bile Türk Hava Yolları gibi bir markamız var. Bu durumda doluluk oranlarını, kişi veya oda başına elde ettiğimiz döviz gelirini dünyadaki denkleriyle kıyaslayarak nasıl daha verimli kılacağımıza bakmamız lazım. İşin duygusal ve kültürel tarafları inkar edilemez. Ancak nihayetinde matematiksel bir hesaptır.”

 

Belalı bir coğrafyada yaşıyoruz

Ekonomik, siyasal ve sosyal iniş çıkışları görmezden gelmiyor Yücel. Hatta yaşadıkları, duydukları ve ön görüleri onu gerçekçi ve özü özeleştiri olan çıplak bir yaklaşıma sevk ediyor daima. Bunu da açıkça ifade etmekten çekinmiyor.

“Söylemeye dilim varmıyor ama belalı bir coğrafyada yaşıyoruz. Yıllar önce Mustafa Deliveli vardı. Marmaris’teki Lidya Oteli’nin kurucusu idi. Türkiye’nin o bölgedeki ilk kıyı oteli idi. İhsan Sabri Çağlayangil de dönemin Dış İşleri Bakanı idi. Kızı İranlı bir diplomatla evliydi. İran Şahı Rıza Pehlevi’yi Türkiye ziyareti sırasında helikopterle Efes’ten alıp otele getiriyorlar. Yetmişler için müthiş bir şey bu tabii. O zamanlar Marmaris de çok başka, çok güzel. İran Şahı çok etkilenmiş manzaradan. Çubuk demir, çimento ve kum çağındayız şimdi maalesef. O zamanlar çok güzel tabiat orada. Pehlevi ‘Olağanüstü bir yerde yaşıyorsunuz. Burası cennet. Böyle bir yerde yaşamayı şahlığa tercih ederim,’ demiş. Deliveli şaşırmış tabii. ‘Ne diyorsunuz? Petrolümüz yok. Akaryakıt sıkıntısı çekiyoruz. Perişan haldeyiz,’ demiş. ‘Yok,’ demiş Şah, ‘Petrolünüz olsaydı her gün dayak yerdiniz. Onu bir de bana sorun.’ Bu çok önemli bir özeleştiri ve bir gerçeği de ifade ediyor. Evet, belalı bir coğrafyada yaşıyor olduğumuzu bileceğiz. Şimdiki gibi bölgesel ya da dünya liderliği gibi palavralarla kamuoyunu aldatıp, illüzyona başvurursak bazı acı sonuçlarla karşı karşıya kalabiliriz ki kalıyoruz. Ben öyle görüyorum. Türkiye ciddi bir bölünme süreci yaşıyor. Gelir dağılımında bölünme zaten vardı. Şimdi etnik tarafta bir bölünmeye gidiyoruz. Bunu siyasetçiler dışında herkes görüyor.”

 

Bir fırsat: Dijital

Turizmde ülkenin bir ‘marka’ haline geldiği, dijital çağın tanıtıma ivme kazandırdığı yönündeki görüşlere karşılık Bahattin Yücel’in yine söyleyecek çok şeyi var.

“Bir tür no name (isimsiz) üretim var bizde; white label da deniyor. Marketler için yapılan üretimler gibi. Biz turizmde de bu durumdayız.  1 milyon 200 bin yatağın neredeyse 1 milyonu no name. Türkiye burada kendi markalaşmasını yaratamadı. Ve fırsat dijital, yani internet sayesinde doğdu. İnternet üzerinden doğrudan doğruya son kullanıcıya erişmek yani. Son kullanıcıya gerekli güvenceyi verirseniz elimizdeki uçak taşıma kapasitesini, uluslar arası normlara göre düzenlenmiş otellere ulaşmasını sağlayabilirsiniz. Tabii uçaktan indikten sonraki iç hareket de çok önemli. Uluslar arası pazarda olduğunuz için evrensel hukuk kurallarının hiç taviz verilmeksizin uygulanması zorunluluğu var. Onları bir kere uygulayacaksınız. Büyük şehirlerde toplu kitle ulaşım araçlarından faydalanmak da dahil burada. En başta da İstanbul geliyor. İstanbul’da yavaş yavaş metro kullanılmaya başlandı. Ama onun dışında senede 220 milyona yakın kara yolunda otobüs taşımacılığından yararlanılması söz konusu. Demek ki nüfusa bakarsa demek ki her kişi 1 buçuk kere seyahat ediyor. Bu önemli bir şey. Fakat tüm bunların belli bir sistemle ve dünyanın her tarafından rahat ve kolay pazarlanabilir bir hale gelebilmesi için elimizde müthiş bir enstrüman var. İşte buna web üzerinden erişim, internet diyoruz. Ancak sektör dijitale pek geçemedi; yetersiz ve eksik. İyi de kullanıldığı söylenemez. Ama sanıyorum başaracağız.”

 

Turizm politikası olmamalı

“Ben turizmi nasıl gördüğümü söyleyeyim. İnsanların kendi istekleriyle bir ticari kaygı ya da çıkar gütmeksizin sürekli yaşadıkları çevrenin dışına çıkarak orada belli bir süre geçirmeleri. Turizm bu bence. Tatil, spor, eğlence, kültürel hesaplaşma, yeme içme gibi bir çok amacı olabilir bu sürecin. Çok arttı son zamanlarda bu amaçlar. Turizmin normalde olağan yaşamını sürdüren topluluklara o topluluk dışındakilerin gelip belli bir süre onlarla birlikte olmaları şeklinde bakıyorum. Şimdi burada onları daha fazla buraya getirmek için kendi toplumunu daha iyi yaşatman gerekiyor. Yani kara yolundan uçağa terfi ettir. Turistler için temiz ve özel lokantalar açılması peşinde koşacağına herkesin sağlıklı koşullarda, iyi yerlerde yemek yemesini sağla. Kısacası, genel yaşam biçimini iyileştirmek ve düzeyini yükseltmek gerekiyor. Turizm politikası olmaması gerektiğini savunanlardanım. Yani turizmi ayrı bir segment gibi ele alıp onu ‘Türkiye bu sene demir çelik üretimini 1 milyon ton daha artıracak’ tarzı bir modelleme yapılmasının doğru olmayacağını düşünüyorum.”

 

Siyaset mi turizm mi?

“Turizmci kimliğim hep ağır basmıştır. Her Türk siyasetçi doğar sonra bir takım ayrılmalar, ayrışmalar olur. Ama ben bu ülkede bu işin geleceği olduğuna inanıyorum. Çünkü toplumsal ilişkileri farklılaştırır, yenileştirir. Ve toplumu dışa açıyor turizm. Tutuculuktan kurtarıyor. Farklı segmentlerin farklı arayışları da var. Ben bunların da tolere edilmesinden yanayım. İnsanlar diledikleri gibi yaşamalılar. Bireyselleştikçe özgürleşecek insanlar. Siyasetin iş yaşamıma yansımasını ise şöyle açıklayabilirim. Turizm sektöründe olduğumuz için tolere ettik diye düşünüyorum. Siyaseti ön plana çıkartacak bir durum olmadı ama olduğunda da eski tavrımızı da koruduk elbette. Bu, çatışmaya girmek anlamında değil tabii. Çatışmaya girmeyenleri de kendi anlayışları açısından da mazur görürüm. Tartışma kültürünü savunanlar biz de sivri dilli kabul edilir. Evet, ben sivri dilliyim.”

 

Bir daha dünyaya gelsem…

“İnsan ve zaman. Turizmin temel uğraşı budur. Kolay değildir. Sevmiyorsanız ağır gelir. Beğeni almaya, destek almaya çalışırsınız. Bir daha gelmesini sağlamak durumundasınız. Türkiye’ye turistin tekrar gelme oranı yüzde 29-30 civarındadır ki az değil. Kaliteli hizmet konusuna gelince, bu biraz açıklıkla çözümlenebilecek bir şey. Bu konuda bir aykırılık varsa o aykırılık da objektif kriterlere göre düzenleniyorsa gidermek için yayınlarsınız, duyurursunuz. O duyuru işletmeleri ya da olumsuz bulunan davranışları yapanları belli bir disipline yöneltebilir. Kolay değil dedim ya, çocuklarım turizmci olsunlar ister miyim, hayır istemem. Ama ben bir daha dünyaya gelsem tekrar aynı işi yapardım. Hiç keşkelerim yok bu hususta. Benim kendime göre dünyayı çözümleme, sentezleme anlayışım var. Bunu turizmle uğraşmasaydım yapamazdım diye düşünüyorum. Bir de şu çok önemli. Burası dünyanın en büyük açık hava müzesi. Çok yer gezdim. Kültürel anlamda bakacak olursak Mısır’a mesela bir şey diyemem. Ama orası da bir dönem, tek bir kesit. O uygarlık bitti. Bizde ise farklı. Göbeklitepe’ye, Çatalhöyük’e bakın. Sonra İstanbul’a gelin. Yenikapı’ya bakın. Gerçi oraya metro yaparak o tarihi de gömdük. Ama hala farklı dönemlerin, uygarlıkların tarihleri, izleri var. Buranın bir benzeri dünyada yok. Müthiş bir potansiyel görüyorum ben burada. Türkiye’nin muazzam merkezi konumuna bakın bir kere. Ben Sultanahmet’teki Milyon Taşı’nın dünyanın merkezi olduğuna inanırım. Mesafe ölçümleri vardır orada. Ben de dünyanın sıfır noktası kabul ederim orayı. Kanıtlanmıştır diye söylemiyorum. Yani çok önemli bir yer Türkiye ve İstanbul.”