• Mayıs 22, 2020
  • admin
  • 0

EMRE PEKİN

Aile geleneği olan avukatlıkla, eğitimini almasına rağmen ilgilenmedi. Meslek hayatı boyunca çok şey gördü. Dünyayı gezdi. Büyük başarılar da tattı, nice badireler de atlattı. Çatalca’daki arsasına bir çiftlik yaparak emekliliğinin tadını çıkaracağı günleri beklese de çalışma sürecini tamamlamış değil.

Rehberlik, acente çalışanı ve acente sahipliği yaparak sektörde neredeyse yarım yüzyılı doldurmuş bir isim Emre Pekin. Yoklukların hakim olduğu dönemde turizmi var edenlerden biri o. Uzakdoğu pazarının en önemli kurumlarından Pekin Turizm’in kurucusu.

Sayısız panel ve söyleşide, meslek örgütlenmesine dair tartışmalarda mutlaka adı, izi ve etkisi var. Lafını söylemekten çekinmemesi ve tavrını koyması sektördeki saygınlığını koruyan özelliklerinden bazıları.

Turizmi enine boyuna, tüm katmanlarıyla ele alan, eleştiren, yaşanan sorunlara asla yüzeysel bir bakış açısıyla yaklaşmayan Emre Pekin “Çalışmaktan yaşlanmaya da yaşamaya da fırsat bulamadım. Burayı seviyorum. İnsanı genç tutuyor,” diyor ve anlatıyor.

 

İlk tek başına seyahat 14 yaşında

Turizmin çınarlarından olan Emre Pekin’in kavram değil eylem olarak seyahatle tanışlığı küçük yaşlara dayanıyor. Gezmeye adeta aşık oluyor. Ve tabii gezdirmeye de.

“Bu bir virüs gibi girmiş kanımıza. Ben de hukukçuyum aslında. Ama çok uzun yıllardır, 1966-1967’den bu yana ben turizm işindeyim. Hukuk bilgimi sadece kendi davalarımızda takip ediyorum. Onun dışında yapmıyorum. Altmışların ve yetmişlerin dünyasında bir yandan okumak, bir yandan gezmek, bir yandan çalışmak, yabancılarla haşır neşir olmak herhalde cazip geldi. Bir de sevdim ben gezmeyi. Benim ilk tek başına yurtdışı seyahatim 1965’tedir. 14 yaşındayken 4 gün 4 gece trenle İngiltere’ye gidip 3-4 ay kaldım. Tek başıma. Ondan sonra sürekli gezdim.”

İnsan ilişkileri çok üzerinde durduğu bir konu Emre Pekin’in. Turizmin de buna fazlasıyla hizmet eden bir sektör olması, meslek seçimini gayet anlaşılır kılıyor.

“Her gittiğim yerde bir arkadaş buluyordum. Evinde kalıyorsun, yiyorsun, içiyorsun, geziyorsun, keşifler yapıyorsun. Yabancı dil de konuşuyorsan harika.

 

Profesyonellik ve o naif zamanlar

Seyahat kültürüyle çocuk yaşta tanışan Pekin, bir çalışan olarak da varlık göstermeye başlıyor.

“Profesyonel çalışma hayatımın başlangıç yılı. 1970 veya 1971’dir. Öncesinde de turizmle ilgileniyordum ama işte rehberlik, transfer gibi işler yapıyordum. Almanya’da çalıştım. Burada Akdeniz Turizm’de Genço’da çalıştım. 75’te de kendi acentemi kurdum. Bizim acentemiz de 40 yılını doldurdu.”

Peki “Altın orkide” Emre Pekin için ne ifade ediyor?

“Biz yeni bir marka yapmaya çalışıyorduk. Bir de kendimize bir logo bulmamız lazımdı. 1980 yılının ortalarında tesadüfen Singapur’da karşıma çıktı. Hediyelik eşya satan bir dükkanda o küçük orkidelerden gördüm. Onun üstüne yürüdük. Çok da güzel bir şey oldu. Ondan sonra ondan birkaç bin tane aldım. Her yolcuya bir tane verdim. Erkeklere yaka iğnesi, bayanlara broş şeklinde. Çok güzel bir espri oldu.”

Biraz tebessüm, biraz iç çekiş…

“Kendine göre naif bir dönemdi. Ama çok zor bir dönemdi. Şimdiki seyahat acentelerine gıptayla bakıyorum. Düşünebiliyor musunuz, Türkiye’de doksanların sonuna kadar doğru dürüst telefon yoktu. Zaten yetmişlerde ve seksenlerde hiçbir şey yoktu. Otel yok, otobüs yok, uçak yok, iletişim sıfıra yakın, yol yok, restoran yok. Şimdi hepsi var. İnternete giriyorsunuz ve iki yolcum gelecek uçağı olan var mı dediğinizde hemen cevap geliyor. Öyle bir şey. Bir tek Türk hava Yolları’na mahkumsunuz. Türk Hava Yolları da bir alem. Hiçbir derdinizi çözemiyorsunuz. Bizim zamanımızda çocuk doğduğunda anne baba gider PTT’ye kaydolurdu telefon sırasına. Askerliği bitirdikten sonra sıra gelirdi. 20-25 sene telefon sırası beklerdik. Şaka değil.”

 

Zor pazarların insanı

Tüm güçlükler edata kamçılıyor Emre Pekin’i. Korkusuzca operasyonlarına başlıyor.

“1975 yılında doğrudan doğruya İskandinavya’ya girdim. Ondan sonra Amerika’dan dini turizme geçtim. Oturdum ve İncil’i baştan sona iki defa okudum, notlar çıkardım. İncil’in içinde geçen Türkiye’deki yerlerin listesini çıkardım. Ona göre tur programları hazırladım. Elimde programlarla Amerika’da belki 200’ün üzerinde kilise ziyaret ettim. Oradan teker teker, böyle cımbızla insanları dini turizmle buraya getirdim. ‘77-78 yılında Japonya’ya gittim. İlk defa Japonya’dan turist getirdim. Takip eden yıllarda Tayvan, Singapur, Malezya, Endonezya, Avustralya, Yeni Zelanda, Güney Afrika Cumhuriyeti… Bunlar çok zor pazarlar. Ama bütün bunların kapısını bizzat ben açtım. Guam’dan, Saipen’den turist getirdim ben buraya. Alaska’dan buraya ben operasyon yaptım. Bunları yaptığım zamanlar seksenlerin başları. Büyük Okyanus’un ortasındaki minik adacıklardan buraya turist getirdim. Zor bir şeydi. Ha deyince de gidemiyorsunuz. Yurtdışına çıkış kısıtlı o zamanlar. Ancak getirdiğiniz dövizin bir kısmını kullanarak gidebiliyorsunuz. Turist olarak gitmek isteseniz izin vermiyorlar.”

 

Outgoing ağır basmaya başlıyor

Olanaklar zaten kısıtlıyken zamanın politik ortamı ve hükümetin tavrı da zorluyor turizmcileri. Emre Pekin o dönemi anlatıyor.

“Türkiye’nin doğru düzgün bir turizm politikası hiç olmadığı için güçlükler vardı. Belki kızıyoruz ediyoruz ama Ecevit hükümetinde turizmi bilecek insan da yoktu. Basın yayın danışmanını turizm bakanı yaptı. Yani anlatıyorsun, anlamıyor. Siz bana gelseniz atom fiziğiyle ilgili bir şeyler söyleseniz anlamam. Adama gidiyorsun böyle böyle diyorsun, anlamıyor. Bunun yansıması da düşük rakamlar. Türkiye seksenlerin sonlarına kadar çok küçük turizm girdileriyle kaldı. İşte orada yavaş yavaş outgoing başladı. Gerçi yapıyordum ama ondan sonra gene orada yaratıcı bir güç oldu. Mesela biz uzun zaman Uzakdoğu acentesi olarak bilindik. Türkiye’den Uzak Doğu’ya senede 1 ya da 2 grup giderdi. O da o zamanın parasıyla 3000- 3500 dolar. Bir çıktın mı 20-30 gün gezersin. Senede de en fazla 1 ya da 2 grup çıkardı. Sonra ben bir farklı bir şey buldum. 1000 dolara Uzakdoğu satmaya başladım. Böyle deprem gibi bir şeydi o. Kimse de nasıl yaptığımızı bilmiyordu, anlayamadı lar da. O zaman outgoing biraz ağır basmaya başladı. Ama her şeye rağmen doksanların sonlarına kadar işimizin yüzde 80-85’i incoming olarak kaldı.”

 

Bir günde 19 bin kişilik iptal

Krizlerde bile başarıyı yaratmanın yolunun bulunduğu, formüllerin zamana kafa tutan bir hızla yaratıldığı zamanlar. Doksanlar…

“Çok fazla kriz yaşadık. En sonuncusu 2 Temmuz 1997’deki Asya ekonomik krizi. 1 günde 19 bin kişi iptal etti. Ondan sonra birkaç hamle yaptım. Her hamle bir yükseliş getirdi. Fakat bir süre sonra o hamle boşa düştü. Mesela outgoing’e ağırlık vermek için cadde üstünde çok güzel dükkana taşındık. Aşağı yukarı 4-5 ay Türkiye’nin toplam outgoing kapasitesinin üstünde tur sattık. Öyle bir başarıydı.

1998’in 20 Haziran’ında Moskova’da ekonomik kriz patladı. Türkiye’de borsa yüzde 50 kaybetti, 2-3 ay içinde. Mahvoldu, gitti. Onun üstesinden geldik. In-comingde gene bir Taiwan modelini yakaladık, yükseldik.

Peş peşe İstanbul’da, Gölcük’te, Atina’da, Taipei’de depremler oldu. Sıfırlandı. Onun üstesinden geldik, başka bir şey oldu. Bunlar ‘99 başında bir duralım noktasına getirdi bizi. Ondan sonra gene yükseldik. Incoming gene epey üst seviyelere çıktı. Fakat bir süre sonra büronun içinde biraz fazla bencillik sezmeye başlayınca personeli hemen hemen sıfıra indirdim. Ondan sonra da son 7-8 senedir çok küçük bir operasyonda, hemen hemen sıfır incoming’le, ayda 1-2 outgoing turuyla çalışma götürüyorum. Ama durumun asıl kaynağı 1997 Asya Ekonomik Krizi’dir. Ondan önce de çok yaşadık ama belki benim enerjim daha fazlaydı, belki de üstesinden daha kolay geldik.

İstanbul’da 2 büro, İzmir’de 1 büro, Londra, Montreal, Boston, Kuala Lumpur, Bangkok, Taipei, Melbourne. Tam teşkilatlı 10 büro, üstüne bir de 36 kamaralı yolcu gemisi… Bir anda yolcu sıfıra indi. Bir gecede 19 bin kişi iptal. O çarkın dönmesini düşünebiliyor musunuz? 6 aylık bir dönemdi. Müthiş bir şeydi.”

 

Uzakdoğu pazarı bitti

Sarsıntılar ve mücadele doksanlardan iki binli yıllara da sıçrıyor. Yaşananlar Pekin’i yenilikçiliğin sınırlarını zorlamaya götürüyor.

“ 1999, 2000 ve 2002. Bu yıllarda çok darbe aldım. Ama dediğim gibi onların üstesinden geldik. Açıkçası 1 milyon 514 bin dolar borç ödedim. Az buz bir para değil. O tabii birikimin çok büyük bir kısmını götürdü. Daha da ötesi pazar kaybı yarattı. Ondan sonra oturup yeni baştan bir pazar kurma durumu oldu. Çünkü Tayvan haricinde Uzakdoğu pazarı bitti. Singapur sıfır, Tayland sıfır. Adamlar intihar falan ediyorlar yani, öyle böyle değil. Malezya sıfır ki Malezya’dan ben her hafta 20-30 grup alıyordum. O pazar bitti. O zaman yeni yerler bulmak zorunda kaldık. Çok büyük bir darbeydi o. Onları düşünecek olursanız şu anda evet Allah’a şükür diyoruz.”

Soğukkanlılığını asla kaybetmiyor Emre Pekin. Umudunu da.

“Bazen ben kendime şaşıyorum. Normal şartlarda ben o gün, 2 Temmuz 1997’de o kriz patladıktan sonra 3 Temmuz’da kusura bakmayın buraya kadarmış deyip kapıyı kapatsam bugün cebimde en az 3-4 milyon dolar olacaktı. Ama yapmadık, devam ettik. Çok ağır bedel ödedik tabii. Neyse, bugünlerde dostlarımız sayesinde iyiyiz.”

 

TÜRSAB gücünü bilmiyor

Turizmde sivil toplum kuruluşları ve mesleki örgütlenme her zaman gündemde yer alan konu başlıklarından. Sivil toplum kuruluşlarını oldukça açık bir şekilde eleştiriyor Emre Pekin?

“Bu tarz yapıların olumlu etkileri herhalde vardır. Ben hiç görmedim şimdiye kadar. Ama belki gören vardır. Onun dışında ne bir politikaları var, ne bir plan, ne de bir proje. TÜRSAB’ı mesela alalım ele. Olmasaydı bugün daha mı iyi olurduk, daha mı kötü olurduk? Bugün bir meslek kuruluşunun birinci görevi üyelerinin haklarını korumaktır. Bugün TÜRSAB böyle bir şey yapmıyor. Bunun yerine şirket kuruyor, yeni şirket alıyor, müze alıyor, kiralık araba yapıyor. Bir şey yapıyor ama bilmiyorum ben. Mesleki örgütlenme adına bir şey yok ortada. Hiçbir şey yok. Yani olmasaydı daha mı kötü olurduk? Hiç sanmam.

Bugün Türkiye’de, Türk turizminde ciddi bir sancı var. Kaçak seyahat acenteleri. TÜRSAB bu konuda hiçbir şey yapmıyor. Çünkü gücünü bilmiyor. Yeni yasa tasarıları hazırlayıp meclise sevk ediyor. Orada da o gücü kullanmıyor. Dolayısıyla benimle rakip, benimle rekabet eden bir duruma geliyor. Bugün TÜRSAB üyesi olmayan, yani normal resmi seyahat acentesi belgesi olmayan bir insan çok daha rahat çalışıyor.  Bizim mesleğimizin hakikaten bir saygınlığı vardı. Bugün yok. Bunun kimse aksini söyleyemez. Yerlerde sürünüyor.”

Ya Emre Pekin TÜRSAB Başkanı olsaydı neler yapardı?

Hilmi Özkök mü söylemişti, ‘Kasaptaki ete soğan doğramam’ diye? Yani ‘olsaydım’ çok afaki bir kavram. Yasada yazılı görevleri yerine getirirdim. O zaman seyahat acentesi bir sınıf atlardı. Şimdiki yönetim, yasada kendisine verilmiş görevlerin yanına bile yaklaşmadan, tamamen onların dışında ne kadar iş varsa onları yapıyor. Otel işletmeciliği bizde, rent a car bizde, lokantacılık bizde, her şey bizde ama seyahat acentesine hizmet yok.”

TÜRSAB’dan bahsederken sektörün de çok iyi bildiği bir  konuyu, Başaran Ulusoy ile davasının son durumunu da paylaşıyor.

“O anlaşmazlık bitti. Karşılıklı bir dava söz konusuydu. Başaran kazandı. Ben tazminat ödemeye mahkum oldum. Ondan sonra ödemedim. ‘Ödemeyeceğim’ dedim. Çok uğraştı. Alması da mümkün değildi. O zaman büyüklük bende kalsın dedi herhalde. Avukatını arattı, buluşmak istedi. Buluştuk, sarıldık, öpüştük, bitti. Başaran’ın kendisiyle benim bir ihtilafım olmaz. Ama TÜRSAB yönetimini asla tasvip etmediğim için ona karşıydım. Yoksa kişisel değildi. Elmadağ’da ben yürürken arabayla geçse, arabayı durdurur, iner aşağı, hatırımı sorardı. Ama TÜRSAB başkanı olarak bana göre ehli değil. O ayrı bir konu.”

 

En büyük hatam kurumsallaşmamak oldu

Bu kadar kapsamlı olan turizm gibi bir sektörde acentecilik yerine başka bir seçim şansı olsaydı ne yapardı Emre Pekin?

“Üretici olurdum. Üretici ne demektir? Bir servis üretmek. Bir otel işletmesi, bir otobüs işletmesi, bir uçak işletmesi gibi. Yani birebir bir şey üretip onun pazarlamasını yapmak. Ama seyahat acentesi pek akılcı bir iş değil. Ya karı koca, bir aile ortamında acentecilik yapacak veya çok büyük bir sermaye yapısına sahip olacak. Zaten bakıyorsunuz bugün Türkiye’de turizmin yüzde 95’i belki de fazlası, 10 tane firmanın elinde. O da gerçekten büyük sermaye yapıları var. İyi de kullanıyorlar. Biz onlar gibi olabilir miydik, olabilirdik. Ama benim meslek hayatımda en büyük hatam, eksikliğim Pekin turizminde kurumsallaşmayı sağlayamadım. Kurumsallaşmadan büyümek de mümkün değil.”

1999’un sonuna kadar bizde işe başlamış, yetişmiş, ayrılmış, başka acente kurmuş insanlar vardır. Onlara ‘çocuklarım’ derim. 36 kişiden bahsediyorum. Kurumsallaşmayı sağlayan bir firmada bu olmaz. Beraber büyürsünüz. Şu anda bu rakam 45’in üstünde. Yetiştirdiğiniz elemanı elinizde tutabildiğiniz takdirde büyürsünüz. Ben 15 kişiyle çalışıyordum. O zaman anca o işe yetebiliyordum. Halbuki bazı şeyleri bilseydik muhakkak çok farklı olurdu. Ne yapalım, bu da bir deneyim.”

 

Devlet hanutçuluğu teşvik etti

Emre Pekin, sektörde dürüst ve net tavrı, tartışma kültürüyle de iyi biliniyor. Hal böyle olunca, siyaseten turizme bakışı nasıl değerlendirdiğini de ondan dinlemek gerekiyor.

“Bir kere hükümetin, hükümetten ziyade devletin bir turizm politikası olması gerekir. Bizde o yok. Öyle olunca hükümetin turizmi emanet ettiğin bakanın bilgisi kadarıyla Türkiye’de turizm faaliyeti oluyor. Daha doğrusu turizm politikası çiziliyor. Dolayısıyla ortada ciddi hiçbir politika yok. Devlet bugün tamamen kendisini çekse, sadece kazandığından vergini ver kardeşim dese, bugün Türkiye’de turizm patlar. Ama sürekli bir yanlışlık var. Kıyıları mahvettik. Bu, bugünkü hükümetin yaptığı bir şey olmayabilir. Seksenlerin başından bu yana bilinçsizce yapılan uygulamaların bir sonucudur. Kültür varlıklarımızı koruyamıyoruz, tanıtamıyoruz. Bugün Türkiye’de kültür turizmine gelenlerin sayısı azalıyor. Olmayacak bir şey daha var ki bizde devlet hanutçuluğu teşvik etti. Yani onların vergisiz kazanç sağlamasını teşvik eti. Sonunda buralara geldik.

Zaten Türkiye’de turizm için verilen rakamlara ben inanmıyorum. Öyle bir şey yok. Yani Suriye’den gelen göçmenleri mi sayıyorlar? 1,5 milyon Suriyeli turist deniyor. Neresi turist?”

 

Geri çekilene dek planladığım her şeyi yaptım

Bu günlerde Emre Pekin sakin ve huzurlu bir yaşam sürüyor. Ailesiyle mutlu. Kitaplarıyla baş başa.

“Geçenlerde uzun zamandır görmediğim bir arkadaş, ‘sen hiç değişmeyecek misin?’ dedi. Takıldı, güya kompliman yapacak. ‘Yaşamıyorum, yaşamayınca da yaşlanmıyorum,’ dedim. Bu aralar iyiyim. Bitti kötü zamanlar. Ailem ve dostlarım sayesinde.

Şimdi tek başıma çalışıyorum. Tek başıma çalışınca zaten fazla vaktim olmuyor. Bir de eve daha çok vakit ayırabiliyorum. Ama tabii bu çalışma çok büyük bir bedel ödetiyor. Az buz değil, kendimi geri çekiyorum dediğim güne kadar kafamda kurduğum planın hepsini yaptım. Bakıyorsunuz, yılların nasıl geçtiğini anlamış değiliz. Belki bir gün hatıralarımı yazarım.

Evet, eskiden çok daha fazla gezerdim. Daha da faaldim. 1999’dan sonra benim yurtdışında geçirdiğim zaman öncesine oranla onda birine düştü. Çok azalttım. Kıyas kabul etmeyecek derecede azaldı. “

 

Hep bir yanıyla bilinmezdir bu iş

“Spontan kararlar almanızı gerektiren çok durum ve olayla karşılaşırsınız bizim meslekte. O yüzden de çok pratik ve hızlı olmanız gerekiyor. Turizm hep bir yanıyla bilinmez bir sektör gibi de geliyor bana. Ben dışarıdan bir insanım. Röportajlar, dinlediklerim sayesinde çok belirsizlikleri olan bir iş gibi de geliyor bana. Enteresan bir doğası var. Yarın ne olacağını bilmiyorsunuz. 2013’te bir tur programı hazırladım. Muhteşemdi. Ukrayna- Kırım. 2 grup sattık. Sonra Ukrayna’nın durumu ortada. Savaş. Yani hiçbir şey yok elinizde. Yarın buluşalım diyorsunuz, eve gidip yatıyorsunuz ve deprem oluyor evden dışarı çıkamıyorsunuz. Amerika’dan Türkiye’ye tur operasyonunda zirve yaptığımız dönemde durup dururken Reagan gitti Ripley’e iki bomba attı ve pazar bitti. O ana kadar 10 sene çalıştım ben Amerika pazarında. 1987’de iki bomba attı, gitti. Bir de kalktı ve  bu sene Avrupa’ya gitmeyin dedi. Sıfırlandırk. Oradaki emeğine mi yanarsın, masrafına mı yanarsın. Saddam tuttu Kuveyt’i işgal etti. Bir pazar daha bitti. Güney Afrika pazarının tamamı bitti. Uzakdoğu büyük bir sekteye uğradı. 1 günde.”

 

Doksanların bir sürprizi: Gemi işletmeciliği

“Yunanistan’dan bir arkadaşım geldi buraya. O da iş yaptığım bir ahbabımdı. Normal yıllık hesaplarımızı görüyorduk o sıralarda. Giderken bir kartpostal çıkardı ve verdi. Bu gemi benim bir arkadaşımın ve satmak istiyor, dedi. Müşteri bulup bulamayacağımı sordu. Baktım ve fiyatını sordum. O da söyledi. Baktım, baktım ve taksit yaparsa alırım dedim. Öyle aldık. Ondan sonra öğrendik ki geminin asgari 14 personeli olacak. Gemiyi aldık Atina’dan buraya Tuzla’ya getirdik. O işte büyük bir hata idi. Gemiyi alıp Tuzla’ya emanet etmek. Geminin maliyetinin yaklaşık 5 katı bakım onarım parası harcadım. Ona rağmen o gemiden para kazandık. Ve o gemiyi çalıştırdık burada biz. 36 kamarası olan bir gemiyi burada çalıştırdık. Sonra yıllar içinde mecbur kaldık, sattık. 1995 yılında aldım, 1999 yılında sattım. Yani üç buçuk sene falan çalıştı. Daha da çalışırdı ama dediğim gibi müthiş bir yıkım yaşadık.”

 

Meslekte dürüst ve sevilen bir yüz

Yeni kurulan acenteler, daha önemlisi yeni bir nesil de var şimdi. Tavırları ve çalışma biçimleri farklı haliyle. Buna engel olamazsınız. Bizim zamanımızla şimdi arasında çok büyük bir fark var. Şu anda turizm sanayileşmiş durumda. Yani bu nedir? Yeni seyahat acentesi bir ciddi bir kapitali olacak, iki teknolojiye çok yatkın olacak. Ancak o şekilde bir rekabet ortamına girebilir. Ve tabii dürüst olması lazım. Bunları yapmadığı zaman yaşama şansı yok. Biz nasıl kaldık ayakta? İşte dostlarımız sayesinde. Prensibim filan da yoktu. Sadece dürüsttüm. Bana derseniz ki şu anda ‘yeni bir acente kurar mısın?’ Hayır.

Çok çalıştım. Bir kişinin yapabileceği bir şey değil. Çok çok çalıştım. Tabi onun yanı sıra başka şeyler de var. Meslekte sevilen bir insandım. Müşterilerime karşı olsun, iş yaptığım yerlere karşı olsun onları hep kırmamaya çalıştım. Onun tabi çok büyük faydasını gördüm. Yani bazı öyle olaylar yaşadım ki o zaman hakikaten insanı duygulandırır. ”